geçmiş yazılar:
Öğrenilmiş çaresizlik
Hiroto 1974’te öğrenilmiş çaresizlik ile ilgili şu deneyi yapıyor: denekler yüksek gürültüye maruz bırakılıyor. Bazı denekler butona basarak gürültüyü kesebiliyor, bazıları ise kesemiyor. Ardından denekler çeşitli bulmacaları çözüyor (anagramları). Tahmin edeceğiniz üzere, gürültüyü kesemeyenler çok daha az çaba gösteriyor bulmacayı çözmek için. Bir önceki yazıda konuştuğumuz koşullama fenomeninin tersten çalışması gibi düşünebiliriz. Hatırlarsanız davranışsal koşullamalar modern zamanda pek tekrarlanamıyordu, yani gönül rahatlığı ile öyle bir fenomen var diyemiyoruz (denendiğinin farkında olmadan yaşlı, hasta gibi kelimelere maruz kalan insanlar daha yavaş yürüyor deneyi gibi, bu deneyler tekrarlanamıyor ve doğruluğu şaibeli). Yalnız motivasyonel koşullama gayet farklı zaman ve yerlerde tekrarlanabiliyor (ben başarabilirim diye kendinizi koşullandırınca vücut fizyolojisi (gücünüz) ve beyinde rezerve ettiğiniz enerji dahi değişiyor, ve başarma ihtimaliniz çok artıyor). Bu hatırlatmanın ardından bu yazıya döneyim, Hiroto’nun deneyinde de gördüğümüz gibi öğrenilmiş çaresizlik de motivasyonel koşullamaya dönüşüyor,kendinize ben şunu önleyemiyorum deyince, bir sonraki işte dahi bu negatif koşul geçerliliğini koruyor ve bulmacayı çözmeye çok daha az efor harcıyorsunuz ve daha az başarılı oluyorsunuz.
Yöneticilik deneyimimde de gözlemlediğim bir fenomendir bu. Yapay zeka / veri bilimi alanında projeyi ele alıyorken daima hızlı ve çalışan bir ürün çıkarma (mvp) ve arkasından bunu eniyileme yönünde bir yaklaşım sergiliyoruz ekipçe. Teknik olarak fizibil ve hızlı geri dönüş alabilme gibi ana faydaların yanında, ekip sürekli küçük adımları başarmanın psikolojisini üzerinde taşımış oluyor. Motivasyonel koşullamaya bir örnek olarak görüyorum bu durumu.
Kontrol ilüzyonu

Mr. Robot’u izlerken sevdiğim repliklerden birisiydi: “kontrol bir ilüzyondur” (control is an illusion). Otoritenin kendimizde olduğunu düşünüyorsak olduğundan da fazla özgüvenli oluyoruz. Lagner’in 1975’teki deneyinde 6 ayrı çalışma var. En meşhur kurgu şu şekilde: katılımcıların bir kısmına rastgele bir piyango bileti veriliyor. Bir kısmına ise piyango biletini kendisin seçmesi isteniyor. Kendisi seçen katılımcılar ellerindeki bileti değiştirmemeye / satmamaya çok daha meyilli oluyorlar. Bir diğer deneyde ise, benzer bir çekiliş kurgusunda rakibi ile beraber katılıyor. Rakip daha tedirgin ve düşük özgüvenli iken katılımcılar yine ellerindeki bileti değiştirmek istemiyor. Halbuki rakibin özgüveni, kişiliği vb. ile olayın hiç bir ilgisi yok, çekilişteki şans aslında değişmiyor. Görüldüğü üzere, kendi seçimimiz ile veya karşıda güvensizlik sezdiğimizde kendimizde kontrol olduğunu hissediyoruz. Bu konu doğrudan koşullama ile alakalı olmasa da aynı kurguda konuşmak istedim. Motivasyonel koşullama ile başarı şansımızı ve azmimizi artırıyorduk, kontrol ilüzyonu da (gerçekte daha çok başarı getirmeyecek çekiliş katılımcısı gibi durumlarda dahi) kişinin azmini artırıyor. knowledge illusion reference
Mavi Hap: Her Şey Düşüncene Bağlı, Düşüncen İse Sana Bağlı

Marcus Aurelius’un bu sözünü ilk yazının sonunda yazmıştım. Stoik felsefe ekolünde Marcus Aurelius’un “Her Şey Düşüncene Bağlı, Düşüncen İse Sana Bağlı” yorumu modern terapi yöntemleri ile de çok paralel. Dışarıda her ne olursa olsun, hislerimiz beynimizdeki düşüncelerden süzülerek geliyor. Stoik felsefede doğaya uygun ve onunla beraber akan şekilde yaşama gibi konular da olsa benim mercek tutacağım kısım düşüncelerimize odaklanmak. Matrix filminin meşhur diyaloğudur, kırmızı hapı alıp karanlık gerçeklikle yüzleşmek mi, yoksa mavi hapı alıp, sanal bilgisayar ortamında hazlar içinde yaşamak mı.

Kendi konumuzdan yorumlarsak, vereceğim cevap gerçeklikle yüzleşmek, yalnız yüzleşirken de güzelliklerin ve elimizdekilerin farkında olmak (şükran ing. gratitude) ve durum her ne olursa olsun elimizden geldiğince çaba gösterecek iç motivasyona sahip olmak. bunun nasıl yapılacağı da pozitif psikolojinin konusu, gelecek yazılarda değineceğim. Sabırsız olanlarınız varsa hızlıca geçeyim: düzenli egzersiz, şükran duygusu, sosyal bağlar (duygusal ilişki, yakın arkadaşlık) ve daha bir çok güzel başlık. onlara da sıra gelecek :)
terapi ile benzerlik

Bilişsel davranışçı terapide ana varsayım şudur; duygu düşünce ve davranış üçlüsü birbirine bağlıdır ve birbirinden etkilenirler. Hayat konforumuzu artırmak için bunların birisini iyileştirirsek, öteki ikisi de iyileşecektir. Ve iyileştirmesi / değiştirmesi en kolay olan düşüncelerimizdir. Öncelikle sizlere belirli bir süre karşılaştığınız çeşitli durumlar ve baskın duygularınızı not almanız söylenir. Ardından bu duygulardan ağır basan / çoğunlukta olanlarda, o duyguları hissederken ne düşündüğünüz ve ardından ne yaptığınızı yazmanız istenir (ki bunlar tek seferde değil, bir süreç oluyor). Sonrasında düşünce patternleri arasında ortaklıklar tespit edilmeye ve kök düşünceye inilmeye çalışılır. Sonra bu kök düşünce, çeşitli metotlar ve gerçek hayat deneyleri ile kısmen de olsa yanlışlanıp alternatif düşünceler oluşturulmaya çalışılır terapi sürecinde.
Gelecek yazılarda nihayet mutluluk psikolojisine gireceğim, her bir alt konuyu daha detaylı konuşuruz ama burada göreceğimiz örüntü şu: en büyük olay düşüncelerimizde. Mutluluk psikolojisinde de konu çok benzer bir yere bağlanıyor. Düşüncelerimiz duyguları, duygular davranışları tetikliyor. ve kendimiz, kendimizi hem iyilik hem kötülük girdabına çok rahat sokacak yeterlilikteyiz. Buradaki gücü negatif sarmala sarmamak için de profesyonel destekler (terapiler) düşünceleri değiştirmeye çalışıyor. Örneğin resimde yazdığım gibi konuşurken bize bakmayan birisine karşı iki farklı düşünce farklı duygu ve davranışları doğuruyor. Bunun ardından bir ATM’ye gidip uzun bir sıra olduğunu görüyorsak, öfkeliyken öfkemiz daha da artıyor, şefkatliyken ise örneğin beklerken telefonda şunları okuyacak bir fırsatım oldu diye düşünebiliyoruz. Bir çok kaynaktan beslensem de örneği de aldığım, terapi ekolünü tanırken en beğendiğim kitap bu linkte, Mind over Mood.

Yani diyorum ki düşünceler hayat konforumuzu belirlerken kontrolü bizde olan en büyük gücümüz. Koşullamalar da buzdağının görünen bir kısmı, halen tam tanımadığımız beynimizin çalışmasına yapabileceğimiz dokunuşlar var ve bu dokunuşlar hayatımızı güzelleştirme ve kötüleştirme gücüne fazlası ile sahip.
Gelecek yazılarda öncelikle pozitif psikoloji kadar sevdiğim ve aynı zamanda profesyonel alanım olan veri bilimi / yapay zeka’nın yüksek güvenlikli robotik uygulamalarında gündem maddelerimiz ve yaklaşım açılarımız, güncel yapay zeka konuları ve yapay zeka alanında ekip ve proje yönetimi ile ilgili başlıklara da değineceğim.
Pozitif psikoloji kanadında ise artık mutluluk psikolojisi, mutluluğun bileşenleri, hedonik adaptasyon ve mutluluk eşiğimizi artırma üzerine bilimsel temelde ve kişisel tecrübelerimde neler var konuları ile devam edeceğim bir aksilik olmazsa.
![]() |
![]() |
kendinize iyi bakın, güzel koşullandırın :)
geçmiş yazılar:
talha korkmaz
Stay tuned for my posts.

